Dergi: Çin-ABD Eğitimi

Cilt 2 Sayı 5 ve 6 (2015-12)

Madde 1:
Nothingness as Avaktavyam
Istanbul University, Turkey

How we can know? And what we can know? It is possible to make some descriptions of some concepts. But anything which is said on and about it cannot define it completely. Every definition can only made by particular subjects from specific point of views. Any definition that is given at the same time in different spaces or at the same time and in the same spaces cannot be the one and the same. There are some conceptions that are possible for us to know and think about. We assert our knowledge about these things by names. But is it possible to obtain the knowledge of “conception” which implies something or anything out of time and space? Any name that implies a conception or definition can only determinate what we are talking which also can help us to imagine. But there are some concepts which are completely undeterminated. Which are possible but not imaginable? In this talk we will discuss if it is possible for one to comprehend and imagine “nothingness” which is undeterminated as also can be called as Avaktavyam. If so, where would this question bring us? In this paper, by focusing on this subject, we will follow Jain thinkers who are the very important figure of the History of Indian Philsophy and Logic. In the first part we will talk about their epistemological sights which have an important role in their logic called Sabtabhnaginaya & Syadvada. In the second part we are going to present its main figure called Avakyavyam. In the third part we will see two kinds of negation which will help us to comprehend Nothingness as Avaktavyam. In the last part we will mention our unanswered concern of imagination by bringing these two deep concepts together.

Kaynak: http://untestedideas.net/journal_article.php?jid=cue201512&vol=2&issue=6

 

MANİFESTO   DİYORSUNUZ Kİ,  STATÜLERE VE DE MEVKİLERE DUYULAN SAYGI, ZORUNLU VE DOLAYISI İLE DAİMİDİR. OYSA GÖNÜL İSTER Kİ, KİŞİLİKLERE DUYULAN SEVGİNİN BERABERİNDE GETİRDİĞİ SAYGI DAİM OLSUN  SİLİNMESİN, NE ZİHNİMİZDEN NE DE KALBİMİZDEN … “BENİ SEVİP SEMEMEN DEĞİL MESELE, MESLE SAYGI DUYMAN …” BOŞ LAF! SEVGİ OLMADAN SAYGI OLMAZ! VE YÜREKTEN SEVİLEBİLMEK İÇİN BİRİNİ, SEVMEYİ […]

BİLGE İMPARATOR FİLOZOF KRALA KARŞI

Erden Miray YAZGAN YALKIN  [1]

 

Farklı kültürlerin ve bu kültürlere ait düşünce yapılarının ele alınması, birbirleri arasında benzerliklerin ve ayrımların ortaya konulması bakımından büyük önem taşımaktadır. Bu bizim “Dünya Düşünce Tarihi”ni bir bütün olarak kavrayabilmemize olanak tanıyabilir. Elbette bir kimsenin “Dünya Düşünce Tarihi”nin her konusuna ve öznesine, zengin geçmişi ve sürekliliği sebebiyle, çok çabalasa bile, bütün detayları ile değinmesi neredeyse olanaksızdır. Ancak şunu hatırda tutmamız gerekir ki farklı kültürlerin bu türlü ele alınışı yaşamlarımıza ışık tutucu ve gelecek çalışmalarımız için teşvik edici olabilir. Bu bağlamda söz konusu çalışmanın amacı, kültürel ve siyasi bağlamda birbirinden tamamen farklı olan iki medeniyetin düşünce tarihinde önemli rol oynayan iki düşünürünün, Konfüçyus ve Platon‟un, eğitim anlayışları çerçevesinde ele almış oldukları ideal yönetici kavrayışlarını ve bu kavrayışlarının altında yatan sebepleri ana hatlarıyla ayrıntıya girmeksizin ele almak, aralarındaki benzerlik ve farklılıklara dikkat çekmektir.

  • Störig, HJ İlkçağ Felsefesi. Hint Çin Yunan, çev. Ömer Cemal Güngören,
  • İstanbul, Yol Yayınları, 1994
Bölüm Araştırma Makalesi
Yazarlar

Yazar: Erden Miray YAZGAN YALKIN

Tarihler Başvuru Tarihi: 16 Şubat 2017
Kabul Tarihi: 8 Ocak 2017
Yayımlanma Tarihi: 20 Ocak 2017
WISE EMPEROR VS PHILOSOPHER KING

2017 – Erden Miray Yazgan Yalkın –

It is always very important to handle different cultures and their ways of thought for to expose some similarities and differences between eachother. By exposing this we may have chance to comprehend the “The World History of Thought” as whole. Ofcourse one may not be able to touch every units and subjects “The World History of Thought” in Great detail, even if he/she does try, because of its rich past and continuity. But we should keep this on mind that any studies on different cultures might bring light to our lives and can be stimulative for our future studies. In this content, the aim of this study is to handle two important figures of history of thought who differs from eachother in both cultural and political context comparatively, namely Confucius and Plato, by implying their understandings of ideal ruler which they both handle in the frame of their understandings of education through thier doctrins and the very reasons of these understandings of theirs in general and as whole.

Key Words  Chinese PhilosophyConfuciusRectification of NamesPlatoPolitical Philosophy

Source: https: //atif.sobiad.com/index.jsp? Modul = makale-detay & Alan = sosyal & Id = AW0pT37myZgeuuwfSSG_

 

Makalenin için: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/276714

 

Corpus ID: 37174030

The Truth of Nagarjuna: Something Beyond Nirvana

By considering his (in terms of) Logic-related works, we shall call Arya Nagarjuna as the most important Buddhist thinker in the Indian Antiquity. The most important parts of his works are the criticisms of thoughts which were presented by Buddhist tradition. Nagarjuna, who develops his ideas from the critical point of view by considering both Buddhist and it’s opposite Nyaya system of thoughts, is accepted as the founder of Madhyamaka which is called either Buddhist and also unique system of thought as its own. This brilliant and famous dialectician in his own period, manifests the most important parts of the fundemental princibles of his doctrine by six of his works. Especially four of six, which are throughly related with his studies on logic, includes these fundemental principles. Theese four main logical works of his are known as Vigraha-vyavartani-karika, Pramana-vihetana/Pramana-vidhvamsana, Upaya-kausalyahrydra-sastra and Mulamadhyamaka-karika (MMK). First three of these works contains his criticisms on Aksapada’s logical studies and alternative ideas that he developed in this direction. But of course, undoubtedly the most important work of his own is MMK, which is also a milestone in the Indian history of logic. Buddhist doctrine accepts Nirvana as undetermined one. However, on the contrary to this, Nagarjuna shows in his doctrine that just because of what Buddhist thinkers generally say: “Nirvana can not be undetermined one”, it also can not be the ultimate truth but it only can be the one face of The Truth. In fact, according to Nagarjuna, the ultimate truth itself is “ there is not a such a thing as ultimate truth”; if one needs to talk about The Truth itself, only this can be said: “Everything -even emptiness itselfis empty”. According to Nagarjuna, Nirvana is a concept which needs to be solved in the context of The Truth. In his MMK, he proves that it is not such a thing hat we can call as ultimate. And beside this, by asking “…so what is Truth?”, he asserts that it is something as we can call a dialectical whole which is also beyond Nirvana. In this paper by considering this first we will talk little bit about his criticisms in MMK on Svabhava and Nasti to figure out his understanding of essence as emptiness. Secondly, we will take a look at two fundamental Buddhist Princibles called Madhmayamaka and Catuskoti to understand how he epistemologically and logically grounds his both ontological and metaphysical ideas on two faces of the truth as so called Samsara and Nirvana. Than we will have our clear conclusion on The Truth by explaining what we are metioning with “Something beyond Nirvana”: “The Truth is there is no Truth at all!”
Yalkin, E.M. (2017). The Truth of Nagarjuna: Something Beyond Nirvana. JOWO.
View paper as PDF: http://ceur-ws.org/Vol-2050/epinon_paper_4.pdf

Dr.Erden Miray Yazgan Yalkın

-Akademisyen / Felsefi Danışman-

(Uygulamalı Felsefe / Halkla İlişkiler / Dış Politika ve Diplomasi)

 

Doğa Ve Dedi ki:

“Ey İnsan Sesime Kulak ver!”

Kısa bir süre önce sosyal medya üzerinden bir video Suudi bir gurunun konuşmasını dinledim. Belki aranızdan bazılarınız da bu pullama şansı bulmuştur. Şanslı olmayanlar adına burada biraz bu gurunun söylediklerini ele almak istiyorum. Öyle ki, Google’da yer aldığımız yerde nasıl bir yanılsama aldığımızı anlatan guruyu dinlerken diğer yandan ürperdiğimi hissettim. Üzerine basa basa sorduğu sorular ve sorulara cevaplar o kadar dokunaklıydı ki… Ve bir o kadar gerçek… Kendisinin dile getiremediğim düşüncelerime tercüman, hayatıma ışık olduğumu hissettim tam olarak o ve şimdi de!

Her ne kadar farkında olduğumuzu iddia etsek de kesinlikle farkında değiliz… Biz dünyanın, evrenin, var oluşun en mükemmel varlıkları değiliz… O sekilde takip olmamıza rağmen değiliz! Öyleyiz aslında ama değiliz… Kusurluyuz, hatalıyız, günahkârız ve pişirmeniz! Ne var ki, vicdan muhasebemiz de tıpkı pişmanlıklarımız kadar kısa süreli!

Değerli guru sordu ve numaralı .. Çok fazla vaktinizi öğrenebilirsiniz burada kısa belirtmek istiyorum:

“- Dünya üzerinde bütün kurtlar ölse, yok olsa ne olur? İnanılmaz ama gerçek, bugün dünya üstünde bütün kurtlar ölse, yok olsa doğa yaklaşık olarak 10-12 sene tane yok olur…

-Dünya bütün böcekler ölse, yok olsa ne olur? İnanılmaz ama gerçek, dünya çapında bütün böcekler ölse, yok olsa evren yaklaşık olarak 2-3 sene sonu yok olmanın gelir…

-Dünya içinde bütün insanlar ölse, yok olsa ne olur? Şu anda bizim için inanılmaz gibi belki ama gerçek! Dünya üzerinde bütün insanlık yok olsa doğa kendinden taşar… Ortalık yemyeşil olur ve bütün diğer canlılar tıpkı olduğu gibi ve hatta belki de şimdikinden çok daha iyi doğa koşullarında yaşamaya devam eder! ”

Gurunun söyledikleri oldukça açık ve netti! Bütün insanlık yok olduğunda bu yokluktan etkilenecek olan insanoğlundan başkası değildir. Bütün insanlık yok olduğunda kendimizden başka kayıp yaşayacak bir başka canlı yoktur dünya üzerinde. Üzülse üzülse yaratıcı güç üzülür halimize lakin o da gazap tohumlarını icat etmekle kalmayıp ekip biçenin biz olduğunu hatırlatacaktır elbette!

Önceki yazımızda da değinmiştik, doğa adildir! Doğa belirli yasalar çerçevesinde varoluşunu sürdürür. Bu yasaların en temeli ise yaşam ve ölüm çarkıdır. Bu döngüden alıntı yer alan hiçbir canlı yok daha fazla bilgi yok. Yine de gurumuzun sözlerine yoğunlaşacak, bir düşünen ki, evrende varlığında onunla eşit derecede ilgileniyor. Biz ise kendimizi dev aynasında görerek diğer bütün canlılardan ve kendi türümüzden olanlardan dahi daha üstün olduğumuza inanıyoruz. Hem de bir akıl alma ayrıcalığımız ileri sürerek…

 Yediği kaba tüküren, bindiği dalı kesen, kendi topuğuna kurşun sıkan bir akılda! Doğayı katletmek yok olmanın tamamlanmasında, doğal olanı tahrip, yapay olan ile mutlu çalışmak, bunu yaparken de koskoca evrende mini minnacık ufacık bir yer işgalde yaradılışın ulu çınarı gibi bilgelik taslayıp, böbürlenen bir insan işi…

O kadar büyüğüz, o kadar önemliyiz, o kadar görkemliyiz ki, yarın 2 paketarelik alanı torak ile kucak kucağa kaldıktan ve bu gezegendeki varlığımızı kaybettikten sonra sadece dudaklarda kısık bir gülücük ya da kalpliği ile anımsansanız. O da kim bilir ne kadar bir süre için… Burada ünlü Stoacı düşünür ve devlet adamı Marcus Antonious Aurelious’un şu sözleri geliyor hemen aklıma: “Tüm yaratıklar bir günlük, hepsi ölü. Bir kısa kısmı da olsa hatırlanmış, bir efsane olmuş ve bir kısmı efsane olsa da, unutulmuş gitmiş (Hayat Kısa, Mutlu Olmayı İhmal Etme: 8.25). ”

Kutsak Kitap’ta “Yaratılış” bir baktığımızda çok doğrudur ki, her şeyi yoktan var eden, var ettikleri arasında en fazla yetkiyi ve özellikleri “ insan ” a vermiştir “Âdem” tadı. Tanrı, insanı kendi suretinden yaratmıştır… Aden Bahçesi’ni ona emanet edip bütün nimetlerinden faydalanmasına izin vermiş. Büyük bir lütufta bulunarak bu dünyayı ve bütün varlıkları onun hizmetine girmiştir. Ancak burada altı özellikle çizilmesi gereken bir koşul ile: “Ona sahip çıkması, bakması, koruyup kollaması” koşulu ile. Kesinlikle ama kesinlikle tarumar yapması, sömürmesi ve yok etmesi değil. İçerisinde yaşadığımız bu dünya bizlere ne yaparsak yapalım diye öylesine hediye edilmiş bir yer değildir… Bir lütuftur bize emanet edilen… Evet, doğa, insana verilmiş bir hediye değil, bir lütuftur.

Kim acaba daha çok ağlıyor? İklim değişikliği yüzünden mevsimler birbirine girmiş, ortasında farklı farklı şehirlerde satıcı, güzel masumlar yaşamlarını kaybetmiş… Kapitalist düzenin sorumsuz yöneticileri ya da cahil insan toplulukları mı ağlayanlar yoksa gökler mi?

Bugün dünyanın pek çok noktasında Küresel İklim Değişikliği ve Çevre Etiği ile ilgili toplantılar konuşmalar yapılmakta. Elbette niceleri arasında gerçekten çözüm odaklı, samimi, farkındalık eşiği yüksek ve bilgili topluluklar vardır. Ne var ki, resme tepeden bakıldığında her şey koskoca bir şaka gibi…

Örneğin bugünün en temel konularından birisine odaklanalım. Doldurulacak dalavereciğim söz ediyor. Alınması önlemlere süt sıralama da ilk sırayı alınmasının durdurulmasının önlenmesinin önemi ve gerekliliği vurgulanıyor. Altı çizilen bu önemli hususa boyama olarak, alternatif tüketim yöntemleri üzerinde mesailer harcanarak “bilinçlendirme toplantıları yapılırken diğer yandan aynı insan toplulukları, aynı” bütün dünya “bugün Akdeniz’de paylaşılmak için politik, ekonomik, sosyolojik manevralarda bulunmaktadır.

Doğal kaynaklar adı üzerinde doğanındır! Doğal olan Doğa’ya aittir ve Doğa yasalara aittir. Burada C. Lewis’in altını çizdiği üzere Doğa Yasaları ile İnsan Doğasının Yasaları arasındaki farkın kavran edilebilmesi çok önemlidir… Kapsamlı bir şekilde başka bir yazı dizisinde ele almak istediğimiz bu ayrıntıyı bir kenara raptiyeleyip ana fikre döneceksak: kaynaklarda doğal hiç kimsenindir. Doğal kaynaklar, Doğaya ait olan kaynaklar, ihtiyacı olanın ihtiyacı kadar tüketmesine izin verir. 

Geçenlerde bir haber ile karşılaştım. Haber Arap yarımadasında bir yerde, bir köyde halkın çok mutsuz olduğu, acı ç ve çaresiz olduğundan dairdi. Halk böyle bir hal içerisindeydi çünkü bütün musluklardan petrol akıyordu. Oysa halkın tek ihtiyacı suydu!

O kadar çok başka şeylerle uğraşıyor ve dünyayı basit bir ikili hesaplamalar çerçevesinde düşünmeye devam ediyoruz… En basit örnek, bu iyi- bu kötü, bu doğru – bu yanlış, bu değerli bu değersiz…

Oysa soruyorum size doğanın kendisinde gerçekten doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü, değerli ya da değersiz var mıdır?

Yoluna’dan engelden dere yatağını değiştirse, köyünüze su gelmese bu su yolda mıdır? Sıcaktan bunalsanız, bir ağacın altına uzansanız ve ağaç boy gölge salmasa bu ağaç kötü bir ağaç mıdır? 

Diyelim ki, rasyonel sorgulamanın bütün alanlarına dair olan akıl yürütmelerimiz olan cevaplarınız bu diyalektik düzenin bir parçası olan size evet ya da hayır olarak verilecek ve siz evet dediniz. Suyun yanlış yolu, ağacın kendisi ise kötüdür… O halde bir kez daha soruyorum size su ve petrol arasında bir belirleme yapacak olsanız daha değerli hangisi daha değersizdir?

İnsana ve insanlığa dair olan sorunların göreliliği ve bizim dünyayı bir bütün olmaktan kutuplar halinde kavrayışlarımız göz önünde cevap basittir: Ülke hazinesinin zenginliği ve halkın refahı için yanıtımız pek ala petrol olabilir… Ya da karışık olduğu gibi gibi, yaşam mücadelesini ultra ekonomik değil ölüm kalım savaşı çerçevesinde bir halk için yanıtımız sudan olabilir…

Ne var ki, yaşamın hiçbir yerde böyle bir ayrım da olmayacaktır…

Doğa yasaları, çevre etiği, ekolojik denge, iklim değişikliği, ortaya çıkmadan pek çok konu üzerinde odaklanılabilir… Ancak belki de bugünle üzerinde durulması gereken mesele “su” meselesidir.

“Su yaşamın kaynağıdır”, İster kutsal kitaplara ister ilk filozofların kulak verin söylemelerine bakın ya da evrimcilere kulak verin… Bir gerçek vardır ki, o da yaşamın kaynağının su oluşudur. Su olmadan hiçbir şey var olamaz. İnsan bedeninin% 75 i sudur. Bir cenin bütün gelişimini anne karnında su gerçekleştirir. Dünyanın ¾ ‘ü sularla kaplıdır. Ve böylece liste uzar, hakikat aynı kalır: “Su hayattır”.

Muhtemel değişim, gelişim ve olasılık gibi kavramların altını çizilirken, asıl üzerinde durulması gereken konu teoriden pratiğe doğru bir adımla, hayata döndürülmesi ile ilgili çalışmaların büyük bir ciddiyetle hayata geçirilmesi bu çerçevede de toplumsal bilincin uyandırılmasıdır!

Şimdi yine gerçekleştirilecek coğrafyaya dönelim. Bugün Kuzey Kıbrıs’ın en temel sorunu petrol değil, sudur! Sondaj çalışmalarına önemden daha fazla suyun dönüştürülebilmesi ve saklanabilmesi için olmalıdır. Bu yerel ve yerel bir mesele olmanın çok dahadır. Nitekim iklim değişikliği normal seviyenin üzerinde varlığını gösteren yağmurlar, daha önceki yazımızda ifade ettiğimiz gibi Kıbrıs adasının kuraklıkla yüzyüze olduğunu öğrenmek örselememekte ve değiştiremez.

Bu tehlike arz eden söz konusu durum ne yazık ki, mikro sadece bir Kıbrıs meselesi de değildir. Su meselesi bütün dünya ülkeleri tarafından önem ve özenle ele gereken bir husustur.

Nitekim bugünlerde ironik bir şekilde olsa gündemimize oturan ve bütün insanlığı farkındalığa davet eden eden 7. Kıta meselesi en vurucu örneğiğidir. Belki de reklamlardaki kıta sözcüsü doğanın dile gelişi olarak ifade edebiliriz

 

 

 

Dr.Erden Miray Yazgan Yalkın

-Akademisyen / Felsefi Danışman-

(Uygulamalı Felsefe / Halkla İlişkiler / Dış Politika ve Diplomasi)

 

Ve şöyle seslendi Doğa :

“Ey İnsan! … Sen, beni yönetemezsin!”

 

Geçmiş çağlardan günümüze, adalet, düzen, yasa, hak, özgürlük, irade temel kavramları gereği doğal gerekse sosyal varoluşunu bir bütünlük ve sürdürmek isteyen insan, parçası olduğu ve bu kavramları kendi doğalında kendisinde barındıran “doğa” ya karşı acınası tür üstün bir tavır takılmıştır ve takmaya devam etmektedir. İnsan, doğallığına dönüp ona uyum sağlamak yerine, uzaklaşıp, onu içeri uydurma çabası içerisine girmiş, onu sömürme yolunu seçmiştir.

 

Bugün insanlık, tam da Henry Kissinger’in “Yiyecek tedarikini kontrol eden kişi kontrol edebilir; enerjiyi kontrol eden tüm kıtaları kontrol edebilir; parayı kontrol eden dünyayı kontrol edebilir ” sözünü olumlarcasına, gerek ülkeler, gerekse kıtalar arası“ otorite ”içerisindeyken, ne yazık ki doğaya karşı açmış olduğu savaşı göz ardı etmekte; kendi çıkarları doğanın tahribatına ve bağlamda olası doğal felaketlere yönelik göz yumucu bir tavır sergilemektedir.Elbette bunun en temel sebeplerinden biri olarak, kendi icadı olan otorite kılıcını elinde olmayan insanlığın “duyarsız olarak nitelendirilebilecek” çoğunluğunun, Russel’ın belirttiği olarak, doğayı kendileri için bir hammadde, etkin yönetime katılmayan insan ırkının bir parçası olarak görmeleri gösterilebilir. Burada gözden kaçırılan husus, “doğa” nın bütünün kendisi, “insan” ın ise onun bir parçası olduğu gerçeğidir. Parça bütünü tümleyebilir, ancak bu tikel bir olan parçanın, tümel bir yapıya sahip olan bütünü yönetebileceğin gelmez. Daha açık ifade ile; parça bütünü yönetmeye muktedir değildir, yani kısaca doğa yönetilemezdir.

 

Duyarsız olarak nitelendirilebilecek insan çoğunluğunca sanılanın bilinen, kendi yasalarıyla bütünlüklü bir yapıya sahip olan, birde olarak insanlığın ellerine gelişi güzel harcanmak üzere teslim edilmemiştir. Bu şekilde sadece doğanın yararı amacını güderek, doğada daha önceden var olmayan bir şeyi ondan üretip tekrar ona katması mümkün olmadığına göre; insanın, kendi var oluşunu anlamlandırmaya çalışan bir akılda başkası, doğadan sadece ihtiyacı kadarını tüketmek ve bununla yetinmesini öğrenmek. İnsan her ne kadar sosyal bir harf olarak tanımlansa onun doğadan ayrı düşünülmesi söz konusu değildir. Doğa, insanın “insan” olarak var oluşunun en temel unsurudur. İnsan, söz konusu bu sosyal yapısı ve çerçevesinde var oluşunu,Doğa da gerçekleştirmektedir. Bu durumda insanlığın bugün doğa karşısındaki, hümanist bir bakış açısıyla “ortak” belki bilinirli bir “bilinçlilik” çerçevesinde ele alması asıl ödevidir. En temel ilkesi nedensellik olan doğa; insanlığa teslim değil, hâkim olan bir oluş sergiler. Öyle ki, çağlar boyunca insanlık, doğanın test cihazları yaşama koşullarını belirlemiştir. Bizi doğrudan “gelecek kuşaklar” olarak adlandırabileceğimiz bir problem taşıma işi, ekolojik bozulmalara engel olmak ve doğaya sahip çıkması adına toplumsal bilincin geliştirilmesinde eğitimin önemi ve rolünü gözler önüne serer. Yazımızın problematiği gereği mümkündür ki, dile getirmemiz mümkündür ki, günümüzde öncelikli amacı;dünya genelinde bütün toplumların, küresel iklim değişikliği ve doğal felaketler bağlamında sorulacak sorulan sorulacak, gerekli önlem planlarının düzenlenmesi ile uzun soluklu çözüm önerilerinin ortaya konulması bilinçli hale getirilmesi gerekir.

 

Aslına bakılacakursa, uzun bir bilim bilim insanı, bilimsel araştırma sonuçları elde edilecek, dünyanın geleceği ve insan varlığının ilerlemesi bakımından önem arz eden küresel iklim değişikliğine ve onun beraberinde getireceği olası ve olağan “Doğa Felaketleri” ne süt önemli uyarılarda bulunmaktadırlar. Esasen bu uyarılar, insanlık tarafından çoktan ekilmiş bir üreticilik dehası olan gazap tohumlarının bereketli birer ürün olarak filiz büyümesi düşündüğünüz bilgisidir. Ne var ki, ne Birleşmiş Milletler’in felaketleri sınırlamak için öngördüğü 12 yıllık süre, ne 2017 yılında yaklaşık 200 ülkenin katılımıyla Paris İklim Antlaşması’nda kararlar ve ne de Avrupa Birliği iklim değişikliği raporlamaları olarak serimlenebilecek teorik çalışmalar, “ne ekerse onu biçeceğini biliyorsun olması gereken ”İnsan ırkını, ne hikmetse, malum hasatı toplamaya hazırlıklı hale getirememiştir. Bu durum da, teori ve pratik arasındaki münasebetin ne kadar bütünlüklü bir yapıya sahip, biri olmadan diğerinin gerçek bağlamında söz konusu olamayacağını açık bir şekilde ortaya çıkıyor. İnsanlık büyüklüğü büyük utanç kaynağı olarak değerlendirilebilecek olan ve doğa ile insanı karşı uygulama konumlandıran bu problem alanı, hem kendi hem de gelecek kuşaklarınliği için haklarını savunmak adına doğanın sözcülüğünü üstlenen Genç Nesil tarafından büyük bir ciddiyetle dünya gündemine taşınmıştır.15 Mart 2019 tarihi ve olduğunda gayet bilinçli ve sese bir şekilde, bilinçli iklim değişikliği ve sonuçları, olacak doğal felaketler düzenlenmiş olan eylemler, protesto gösterilerinde kullanılan pankartlar, bir yandan insan kapısını çalan doğal felaketleri çok güzel özetleyip, dünyalerini takiben bütün insanlığın doğaya karşı Başarısızlığını bir tokat gibi yüze vururken, diğer yandan da temelde insanlık için bir varoluş olduğunun altını çizmektedir. Simdi görünen odur ki; kulağı çekilen duyarsızTek bir evvel yapılması gereken, zararın neresinden dönülürse kardır diyerek küresel olarak adlandırabileceğimiz düzeydeki bu problemle ilgili süt çözüm önerileri ve önlem planlarının, dünya dayanışma başkaları, mikro düzeydeki çaba ve iş birlikleri hayata geçirmesini sağlamaktır. Bu da dolayımlı bir şekilde bizi, şu an olduğumuz coğrafyaya getirir. Nitekim Kıbrıs Adası, coğrafi konum itibariyle, ekosistemdeki bozulmalar neticesinde bugün en fazla gören ülkeler nazarında dünya sıralamasında ilk sıralarda yer almaktadır. KKTC Meteoroloji’nin yapmış olduğu Şubat ayı bazındaki tespitler uzun yıllar (1981-2010) Şubat ayı normali 61.6 mm / m² olarak yönetim bu değer Şubat 2018 yılında 26.6 mm / m² olarak görülmüş buna karşılık karşılık talep 2019% 100’den fazla bir artış göstererek 130.8 mm / m²’ye ulaşmıştır. Bu doğrultuda alternatif iklim değişikliğine bağlı olarak gerçekleşen söz konusu ani ve düzensiz yağmur artışları, bilim insanlarının bugünkü tahminlerine göre, gelecekte kuraklık problemi ile karşı uyarlama ifade edilmekte olan Kıbrıs adası için genel bağlamda olumlu bir gelişme olarak nitelendirilebilir. Ne var ki, söz konusu artan yükselişe bağlı olarak ortaya çıkan makro ve mikro düzeydeki tahribatlar, ada genelinde maddi-manevi pek çok sıkıntıyı beraberinde getirmiştir. Bu maddi ve manevi zararlar da coğrafi Konum Kıbrıs Adası gibi olan bir taşınma evinde,

İnsanın şuursuzluğu ilk bakışta kimi akıllarda – bugünün en popülerlerinden biri olan “meraklı” kavram bağlamında evrensel boyutta farkındalığın arttırılması için ilk bakışta – buradaki temel sorunsalın “Doğanın / Yaşamın alınması düşünülmesi!” olduğu fikrini uyandırabilir. Ancak bu tamamen bir yanılgıdır. Zira, süreklilik doğaya içkin bir haldedir. Çevrilmiş de belirttiğimiz üzere, insan bir parçası olduğu doğa için, bugüne kadar henüz onun sahip olduğu bir şeyi yoktan var kılamadığı, aynı şekilde onun ilkelerine tabi olarak düşünmesi üzerine, doğanın kendisinin yapabileceğinden daha farklı yapamaz.Buz dağının altında, derinlere inildiğinde insanlığın karşı kaldığı asıl sorun “Bir var olan olarak insanın, var oluşunun / varlığının ortaya çıkması!” dir. Bu bağlamda doğanın sesine kulak kesilmek gerekir:

Ey İnsan! Beni yönetmek için çabalama boşuna. Sürekli olan Ben’im. Sürdürülebilir olan ise sen. Ey İnsan! Bana meydan okuma boşuna. Sen, beni yönetemezsin!

 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti

Kıbrıs Gazetesi

https://www.kibrisgazetesi.com/ve-soyle-seslendi-doga-ey-insan-sen-beni-yonetemezsin-makale,7860.html